26 Mayıs 2012 Cumartesi
TEOMAN İLE RÖPORTAJ
‘MÜZiĞiN YERiNE HiÇBiR ŞEY KOYAMADIM’
Ani bir kararla müziği bırakan Teoman üzerine çok yazılıp çizildi bugüne kadar. O, az konuştu, kendini dinledi daha çok.
Müziği bıraktığından televizyon izlemeyen, gazete
Müziği bırakma kararının üzerinden 10 ay geçti. Sebebini daha iyi anladın mı? okumayan Teoman, 10 ay aradan sonra konuşmak için Milliyet CADDE’yi seçti. Bundan sonra uzun süre röportaj vermeyecek Teoman’la, müziği bırakma kararının sebepleri, 10 aylık tatili nasıl geçirdiği ve bundan sonra yapacakları üzerine konuştuk. Teoman bir de müjde verdi...
Zaman geçtikçe daha iyi anladım. Yavaş yavaş anlıyorum. Kendi kendime soruyorum neden bıraktım müziği diye; hâlâ bilmiyorum aslında. Bu kararın sebebini kendime bile anlatamıyorum. Sonradan fark ettim; bu işte bir sürü parametre var...
Son albüm ‘Aşk ve Gurur’ çıktıktan çok kısa süre sonra aldın bu radikal kararı, neydi o parametreler?
Müzik sektörünün durumu belli. Klip çekmediysen bir şarkıya; o şarkı yokmuş gibi... Son albümü yaparken artık kreatif tarafımın da giderek tükendiğini hissettim. İşin tuhaf kısmı son albüm çok beğenildi. Yine de düşüncem değişmedi. Bende kreatif anlamda iş bitmiş.
Çalıyorduk, paramızı da kazanıyorduk ama konserlerimde istediğim kaliteye hiçbir zaman ulaşamadım. Bir sürü hayal kırıklığım var. Yaptığımız şey nedir? Albüm yapıyoruz, onun kliplerini yapıyoruz; bir de güzel konserler vermek istiyoruz. İşin albüm satış tarafı zayıflayınca; bir de konserlerde istediğim seviyeyi yakalayamayınca kişisel tatminim çok azaldı.
“Kendimi başarısız buluyorum”
Böyle diyorsun ama Türkiye’de sponsorlu turne yapabilen 3-5 büyük isimden biriydin...
İstediğim kaliteyi sadece sponsorlu konserlerde sağlayabiliyordum. Ben gişe için yapılan konserlerden söz ediyorum. Kendini geliştirmek, daha iyisini yapmak için uğraşıp didiniyorsun ama bir arpa boyu yol gidemiyorsun. Ben konserlerimden tatmin olmamış ve sinirli bir biçimde çıkmaya başlamıştım. Açıkçası kendimi başarısız da buluyordum.
Evet, albümler için de böyle. Tamam; yazılıyor, çiziliyor, beğeniliyor ama halk senin o yeni şarkılarını bilmiyor. Eskiden bilmem kaç yüz bin sattığımız dönemlerde ben
albümümün tamamını çalabilirken konserde artık sadece video klibi olan şarkıları çalabiliyordum. O zaman “Bu işi niye yapıyorum, niye yeni şarkı yapıyorum eskilerle idare ediyorsam?” diye düşünmeye başladım.
“Bir grubum bile olmadı benim”
Bırakma kararını verdiğin günden bugüne ne değişti peki?
Büyük bir boşluk duygusu var içimde. Müzik benim hayatımla çok iç içe bir şeydi. Hep ve sadece müziğin peşinde dolaştım. Ama aynı zamanda bırakma nedenim olan şeylere de geri dönemem artık. Geçmişe baktığımda “Ulan o kadar zaman uğraştın, beceremedin” gibi bir hissim var şu anda. “Daha iyisini yapabilirdim” diye düşünüyorum.
“Beceremedim” çok başka bir sonuç, “Daha iyisini yapabilirdim” çok başka... Bu karar; kendine karşı acımasızlığının ve mükemmeliyetçiliğinin sonucu olabilir mi?
Doğru, haklı olabilirsin. Yine de sonradan kendime kızdım. “Şimdi bulunduğum pozisyondan daha iyisi olabilirdi zamanında fark etseydim” diye düşündüm. Daha çok konsantre olsaydım müziğe, daha iyisini yapabilirdim. Şöyle bir örnek vereyim; benim sürekli birlikte çalıştığım bir grubum bile olamadı. Orada da sürekli bir tatminsizlik içindeydim. Sürekli insan değiştiriyordum, ne yapacağıma bir türlü karar veremiyordum. Ekip ruhunu yakalayamadım.
Şebnem’in (Ferah) grubu gibi bir gruptan söz ediyorsun sanıyorum...
Evet, ben onu yapamadım. Bir bakışta birbirinin ne yapacağını anlayan, birbirini seven, uzun zamandır birlikte çalan, aynı amaca hizmet eden bir grup oluşturamadım. Çok sinirli olmuştum bu nedenle. Hem sorunları çözemiyor, hem de insanları kırıyordum. Sertleşmiştim, hakaret ediyordum... Böyle bir grubu kurmayı becerseydim, devam ediyor olabilirdim. Bu durum kendimi daha ‘yalnız’ hissetmeme neden oldu. Kendi kendimin karikatürü olmuşum gibi hissettim. “Müzik dünyasında beğenmediğim insanlar var acaba onların yolunda mı gidiyorum” dedim kendime.
“Karikatür olmaktan korktum”
Kendi kendinin karikatürü olmak ne demek senin için?
“Acaba...” diyordum “...Bunca zamandır yapıyorum ama hala aynı şeyi mi yapıyorum; ben bunu geliştiremezsem,
eskisinin devamı olacak...” Bir iş yapmak için kolumu kaldırırken bile “Acaba bir rolün içinde miyim?” diye düşünüyordum. Daha eskiden; yaptığım işten zevk alırken böyle şeyler hissetmezdim.
Gelecekle ilgili kaygıların nelerdi en çok?
Hem sıkılmıştım hem de gelecekten korkmaya başlamıştım. Hep aynı şarkıları mı yapacağım, söyleyeceğim? Hep aynı istemediğim ortamlarda mı bulunacağım? Bundan daha iyisini yapamayacak mıyım? Her şey gitgide daha mı kötü olacak? ‘The Wrestler/Güreşçi’ filmindeki Mickey Rourke gibi bir herif mi olacağım? Ama yine de bırakma kararını bu kadar rahat verebilme ihtimalim az görünüyordu gözüme. Kendimden beklemiyordum.
“Yılda maksimum 10 konser vereceğim”
Zaten böyle bir karar çok düşünerek verilemez. Ne kadar düşünürsen kararından dönme ihtimalin o kadar artar...
Aynen öyle. O nedenle kararı verdiğim anda açıkladım ben de. Aslında o mektubu da kendi kendime yazdım ki sözümden dönemeyeyim. Şunları da düşündüm tabii; “Hâlâ o istediğim şeyi yapma ihtimalim var mı? İstediğim kaliteyi bir gün tutturursam bu işin bana hala zevk verme ihtimali var mı?”
Var mı?
Şöyle bir düşüncem var: Yılda maksimum 10 konser verirsem, o bana istediğim tatmini verebilir. Hatta kendimi iyi hissedersem yaz sonrası bunu deneyeceğim.
Nasıl bir şeyler var kafanda yeni konserlerle ilgili?
Yaparsam kesinlikle müzikal kalite üst seviyede olacak. Daha büyük bir ekiple, ince eleyip sık dokuyarak yapacağım. Tüm şarkılarımı değişen müzik zevkim doğrultusunda yeniden düzenleyerek daha akustik bir yaklaşımla yorumlayabilirim. Öyle büyük show’lar peşinde değilim ama istediğim sahne standartına ulaşmam lazım. İnsanlara seni görmek, şarkılarını birlikte söylemek yetiyor belki. Ama bana yetmiyor. “Türkiye’de bu kadar oluyor kardeşim” deyip devam edemiyorum.
“Yazlık şarkılar yapmadım”
Bugün geldiğin noktadan bakacak olursak; sen mi müziği seçmişsin yoksa müzik mi seni seçmiş ve oradan oraya savurmuş?
Müzik benim için tesadüf değildi. Çocukluktan beri kurduğum hayaldi. İnan ben de aynı şeyi düşündüm. Müzikten soğumuştum, “Acaba başka bir şeyler mi yapmalıydım” diye sordum. Ama yok; ben aslında en çok bunu istedim, her zaman... Müziği bırakma kararını almadan az önce bile hayaller kuruyordum müzikle ilgili. Müzik beni seçmedi. Hatta zorlaya zorlaya ben seçtim müziği. İlk albümümü yaptığımda 30’uma yakındım. İlk albüme kadar 13-14 sene süründüm müzik yapmak için. Ama artık eskisi kadar zevk almıyordum orası kesin. Burada yaşanmışlığın rolü var, yıpranma payı var, sektörün daralma payı var...
Diğer faktörlerin bu kararındaki payı yüzde 30’sa, senin kendi üzerindeki etki payın bence yüzde 70. Kendini; senin şarkılarını seven, seni seven insanların gözünden göremiyorsun belki...
İstedim ki şarkılarım klasik olsun. Hep dinlensin. Artık albümler “Bu yaz dinlensin” diye yapılıyor. Ben yazın dinlensin diye yapmadım o şarkıları. Çok uğraştım. Hem şarkı yazmayı öğrenmek için hem de yazmak için uğraştım. Öyle bir noktaya geldim ve dedim ki “Benim şarkılarım da öyle geldiler ve geçtiler mi acaba?”
Nasıl bilebilirsin ki zaman geçmeden? Bu da bir önyargı değil mi?
Yeni şarkılar yapıyordum ama hep o eski şarkılarla ayakta kalmaktan, onlara sığınmaktan korktum. Yeni bir şarkı yapmak, onu konserde söylemekle ilgili hiçbir heyecanım yok. Ne yazık ki o eski hazzı alarak yazamıyorum şarkıları. İnan çok zor geliyor...
“Müziğin yerine hiçbir şey koyamadım”
Bu durumda yeniden film çekmen, yönetmenlik yapman mümkün olabilir mi? Öyle bir şeyler gelmişti kulağımıza...
Bir tane senaryom var. 5 senedir herkese okutuyorum o senaryoyu. Adı ‘İstenmeyen Tüyler’... Ama şu son kararlarımdan sonra film yapmak da benim için bir hedef değil artık. Müziği bıraktıktan sonra onun hesaplaşmasını da yaptım. Eski aşklarımdan, eski hayallerimden birine kendimi adayabilir miyim, müziğin yerine koyabilir miyim diye düşündüm. Ama meğerse benim o sinema sevdam falan hep müziğin yanındaymış. Aslında ben ‘sinemacı’ olmayı düşünmemişim. Hep müziğin içindeymişim; diğerleri tamamlayıcıymış. Sinema çok zor bir şey; maddi manevi onun altına girmem artık. Film yaptığımda da, bir etki yaratamayacaksam, 23 hafta oynayıp vizyondan kalkacaksa filmim, hiç uğraşamayacağım.
“Ben müzisyenim başka bir şey olamam”
Bu röportajı okuyanlar bana ısrarla soracaklar; Teoman’ın yeni albüm yapma ihtimali hiç mi yok diyecekler, ne cevap vereyim?
Tam performansla dönmeyi düşünmüyorum. Ama şunu da anladım ki bu süreçte; ben müzikten başka bir şey yapmak istemiyormuşum. Ben müzisyenim. Başka bir şey olamam. Önce akademik kariyerime devam mı etsem diye düşündüm; baktım o değil istediğim. Spor mu yapayım bu boşluğu doldurmak için dedim, baktım alakam yok. Yoga falan yaptım, hiç benlik değil o işler. Müziğin üretim bölümünü seviyorum. Ama artık kendim için üretmek istemiyorum, yeni şarkı yaparsam başkaları için yapacağım. Eskiden kendimi yeni bir soluk olarak görürdüm; artık eskiyim. Becerebilirsem sonbahardan itibaren konserlerde görüşürüz.
“Beni magazin figürü haline getirdiler”
Müziği bıraktığın güne kadar bir ‘rock star’ tavrın vardı. Kimseyi umursamıyor gibi gözüktün. Gerçekten senin hakkında yazılıp çizilenleri umursamıyor muydun? Şöhretli adam gibi davranmadın ve şöhretin marazlarını fena halde yaşadın...
Umursamıyorum sanıyordum ama müziği bıraktıktan sonra anladım ki umursuyormuşum. Şöyle bir sonuca vardım: Görsel ve toplumsal bir figürmüşüm, insanların algısında popüler bir şeymişim ama müzikal tarafım o kadar güçlü değilmiş... Müziğimle etkilemek isterdim insanları ama galiba bir magazin figürü olarak etkiledim. Bu nedenle umursuyormuşum aslında. Son 4-5 senedir bu konularda kendimi iyi hissetmiyordum.
Bu bir paradoks değil mi? Daha çok insana ulaşmak istiyorsun, yeni şarkıların dinlenmedi diye üzülüyorsun ama bir yandan ne kadar popüler olursan da o kadar magazin malzemesi oluyorsun...
Aslında daha popüler olmama da gerek kalmamıştı. Geçen gün kırtasiyeden çıkarken röportaj verdim mesela. Ben yaptığımı göstermek istiyorum ama kimse oraya bakmıyor; bambaşka yerlere bakıyorlar benimle ilgili... Müziğime bakanların da tepkilerini göremiyorum. Albümlerimi alan insanların üzerinde etkim var mı göremiyorum. O nedenle doğrudan içime kapanmışım. Dediğin gibi belki de kendime haksızlık ediyordum.
“Benden mutlu şarkı çıkmaz”
Senin şarkı yazarlığın ‘hikaye anlatıcı’dır, sinematografiktir. Gerçeklerden yola çıksın ya da çıkmasın dinleyene ‘sahici’ bir his geçirir...
Şarkıyı resmetmeyi çok severdim ben. 17 yaşında, Boğaziçi Hazırlık sınıfındayken bir hocamız vardı. Bize ‘listening-comprehension/dinleme-anlama’ dersinde şarkılar verirdi. Bruce Springsteen’in ‘The River’ şarkısının sözlerini çıkarmıştık. O zaman çok etkilenmiştim ve “Ben böyle şarkılar yazmalıyım” demiştim. Çünkü Türkiye’de çok hikaye anlatılmıyor açıkçası... Yapılan şu; ‘Ben seni sevdim, sen beni sevmedin’, hepsinin özeti budur. Çok zor bir yöntemdir gerçekten hikaye anlatmak. Mesela ‘Kupa Kızı Sinek Valesi’ni yazarken ne kadar zorlandığımı ben bilirim...
O şarkılar, senin müziği bırakmana sebep olan depresyondan mı besleniyordu?
Ben eğlenceli şarkılar da yazabilmek istedim. O da büyük bir maharet. İnsanları birden bire iyi hissettirebilecek bir şarkım olsun isterdim. Ama insan mutluyken de depresif şarkılar yazabilir. Eski zamandan çaldığın bir ruh haline bürünürsün ve yazarsın iyi şarkı yazarıysan. Hatta bana o durum daha da büyük bir sanatçılık formu gibi geliyor. Ama depresif bir ruh halinde olmasam da “Hadi bir de mutlu şarkı yazayım” dediğimde hep depresif şarkılar çıktı benden.
“Leonard Cohen, Tom Waits gibi bir şey olacağımı umuyordum ama sonunda Bon Jovi gibi olmaktan korktum” diyorsun. Sence Teoman popüler müzik tarihi içinde nereye oturacak?
Elbette Bon Jovi ve benzerleri çok başarılı şarkı yazarları... Ama bu tarz isimler hep bir ‘teenage’ kalıbı içersinde şarkı yazıyorlar. Saydığım diğer adamlara bakarsan; gençken yazdığı şarkı örneğin 78 yaşındaki Cohen’in ağzına yakışıyor hâlâ... “Ben de böyle zamansız şarkılar yazabiliyor muyum” diye kaygılandım. Acaba Türk popüler müzik tarihi diye bir şey var mı? Çoktan yok mu olduk? Dünya değişiyor artık. Belki insanların geçmişe dair bir şeyleri arayacak zamanı olmayacak ileride... Ama ben bütün şarkılarımı sonradan da dinlenilsin diye yaptım. Eğer dinlenmezse asıl büyük hayal kırıklığına o zaman uğrayacağım.
21 Mayıs 2012 Pazartesi
Fotografium Nikon D3200 Profesyonel Fotoğraf Makinesi Hediye Ediyor. Siz de katılın Nikon D3200, Lowepro Çanta (DSLR Video Fastpack 250 AW Sırt Çantası) ve Slik Tripod (Slik 500DX Tripod) kazanma şansı elde edin.
Milyonda birde olsa... :)
http://goo.gl/ciXjD?ref=885 adresini ziyaret ederek detaylı bilgi alabilirsiniz.
19 Mayıs 2012 Cumartesi
3 Mayıs 2012 Perşembe

Redd'in 6. Stüdyo albümü "Hayat Kaçık Bir Uykudur" 1 Mayıs'ta müzik marketlerde yerini alıyor. Eylül ayından bu yana stüdyoda olan ve bu süreci gerek kendi bloglarında gerekse sosyal medya üzerinden paylaşan Redd, albümün üretim aşamasında diğer albümlere oranla daha fazla zorlandıklarını belirtti.
Bu durumun yeni sound arayışı gibi içsel nedenler kadar Türkiye’nin hızlı ve değişken gündeminin etkileriyle de ilişkili olduğunu dile getiren grup üyeleri, uykularını kaçıran tedirginlik, korku, tepki ve tutkularını anlattıkları yeni albümlerine “Hayat Kaçık Bir Uykudur” adını verdi.
Hayat Kaçık Bir Uykudur’un kayıtları Babajim Stüdyoları’nda gerçekleştirildi. Albümün miksleri Erim Arkman tarafından mastering’i ise Evren Göknar tarafından Amerika’da bulunan Capitol Stüdyoları’nda yapıldı.
Son albümleri için sıradışı bir kartonet tasarlayan Redd, albümün kapağı altına heyecanlarımız, düş ve korkularımıza dair apokaliptik bir dünya gizlemiş.
Albümün hazırlık sürecine dair yazı, fotoğraf ve videoları http://reddseyirdefteri.com 'dan izleyebilirsiniz.
İKİ AYRI GAZETE İKİ AYRI YORUM


Orhan Veli Anlatamıyorum
Ağlasam sesimi duyarmısın.
mısralarımda
dokunabilirmisiniz,
gözyaşlarıma, elinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
Bir yer var bilmiyorum;
Herşeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum…
Orhan Veli KANIK
5 Nisan 2012 Perşembe
29 Mart 2012 Perşembe
Adam , bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat birdaha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilkdakikalara şahit olmak istedi.
Dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz kelebeğinküçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki , kelebeğin dışarı çıkmak için çabaharcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü.
Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir şeykalmamış gibi geldi ona. Bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi:cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiylebüyütmeye başladı.
Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedenikuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. Adam kelebeği izlemeye devam etti;çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacakkadar güçleneceğini umuyordu.
Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş birbeden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de , aslauçamadı.
Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey ,kozanın kisitlayiciliginin ve buna karşılık kelebeğin daracık bir deliktendışarı çıkmak için gereken çabanın , Allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onunkanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kisitlayiciligindan kurtulduğu andaonun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.
Bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: Bazen, hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. Eğer , hayattaherhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verilseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik. Ve aslauçamazdık..



.jpg)
